Yol Notları: Porto

0

Bir defa tattıktan sonra ardından tekrar yollara düşürtecek kadar sevdiğim Porto’nun meşhur ‘Tawny’ şarabından İstanbul’daki mutfağımda bir yudum alıyorum. O bir yudumun tadı, geçen sene bu zamanlarda karakteristik sokaklarında bir aşağı bir yukarı dolandığım şehrin üzerimde bıraktığı etkiyi geri getirmeye yetiyor.

sao bentoTürk Hava Yolları ile Lizbon’a uçup, 2 Lizbon sabahına uyandıktan sonra trenle 3 saat uzaklıkta bulunan Porto’ya geçmeyi planladığım seyahatimin asıl odak noktasının Porto olduğunu gitmeden hissetmiştim, São Bento tren istasyonunun peronlarını arkamda bırakıp, ana meydanlardan birine çıktığımda şehirle ilk göz göze geldiğimiz an yanılmadığımı anladım.

Melankolik tonlardaki binalar, sanki bir yangın çıkmış da, sonrasında bir daha boya yüzü görmemiş gibi solgun yüzleri ve neden olduğunu bilmediğim bir sebepten ötürü gururlu diyebileceğim gözleriyle şehre gelmiş bu yabancıyı usulca izlediler.

Ribeira bölgesindeki kalacağım eve doğru daracık sokaklardan yokuş aşağı bavulumu çekiştirerek yürürken adres sorduğum Portolular gayet cana yakınlar. Ev, Douro nehrinin kıyısında. Turistik olmayan bir sezonda geldiğimden sessiz, huzurlu ve kendisi gibi olabildiği anlar vadediyor. Nehre bakan büyük camlar, solgun kış güneşini içeriye cömertçe alıp, beyaz ağırlıklı döşenmiş daireyi ferahlatıyor. Masanın üzerinde şık bir tepsinin içinde yanında iki küçük kadeh eşliğinde, zarif bir karafta sunulan Porto şarabının ikram olarak beni bekliyor olması, keyfimi dörde katlamakta.

porto wine - KopyaŞarabın aromasına ve önümde sessiz sakin uzanan nehrin görüntüsüne kapılırken günü kaçıracağım telaşına kapılarak kendimi dışarıya atıyorum. Kış olmasına rağmen yumuşak sayılabilecek bir hava. Evden çıktıktan sonra, nehir kenarında ilk gördüğüm restorana oturup, Portekiz usulü bir balık yemeği ve şarap siparişi veriyorum. Güneşin solgun ışıklar gönderdiği bu kış gününde bile her şey olanca canlılığında. Kapının önünde laflayan kadınlar, hemen yanlarına konup laf dinleyen martılar, aniden kahkaha patlatan garson kız, nehrin üzerindeki köprüden geçen trenin uzaktan gelen sesi… İçtiğim şarapların mahmurluğundan kurtulup şehri keşfetmeye başlamalıyım, yoksa sonsuza kadar bu masada kalabilirim.

cafe-majestic-portoŞehrin yokuşu bol caddelerinde bir aşağı bir yukarı yürümeye başlıyorum. İş çıkışı saatleri yaklaştıkça sokaklardaki hareket artıyor, pastaneler kalabalık. Şehrin en eski ve ünlü kafesi Majestic Cafe’de kahve içilmeden dönülen bir Porto seyahati tamamlanmış sayılmaz. İçeri girdiğimde şık garsonlar ve piyano sesi, kafenin geçmiş yıllardan süregelen entelektüel ruhunu yaşatmaya devam ediyor. Yan masada hararetle sohbet eden Porto’lu kadınlar oturuyor ve enfes gözüken bir tatlı eşliğinde kahvelerini içiyorlar. İşini zevkle yapan sempatik garsona bana da aynısından getirmesini rica ediyorum. Doğru seçim. Tipik bir Portekiz tatlısı olan ve lezzetiyle beni mest eden Rabanada ile böylece tanışıyorum. Muhtemelen burası, bu tatlıyı hakkını vererek yapan yerlerden biri. Yorgunluğumu alan atmosfer, piyano sesi, canlı kalabalık, lezzetli tatlı ve kahve… Majestic Cafe’de geçirdiğim bu aralık akşamı, sanırım unutamayacağım anlar arasında yerini aldı.

Kafeden çıktığımda akşam karanlığını sis gibi kaplayan kestane arabalarından çıkan duman sokakları sarmış. Dik yokuşlu caddelerden usul usul tramvay geçiyor. Aklımda dünyanın en güzel kitapçısı ünvanını taşıyan Lello’yu görmek var. Kapısından içeri girdiğimde tek istediğim fotoğraf çekebilmek ancak maalesef yasak olduğunu belirten tabelalarla bu pek mümkün görünmüyor. Zarif ahşap oymalara sahip tırabzanlarına dokunarak spiral şeklinde kıvrılan simetrik merdivenlerle üst kata çıkıyorum. Bir süre Porto ile ilgili kitaplara göz atarak ve kasadaki yaşını bir hayli almış ve nazik beyefendinin uzun uzun kitap alanlara bir şeyler açıklamasını izleyerek zaman geçiriyorum. Çekemediğim fotoğrafı aklıma kazımak ister gibi. Akşam kalabalığı seyrekleşip, yerini sakinleşen sokaklara bırakmaya başlarken, daracık atmosferik sokaklardan kaldığım eve dönüyorum.

1-lello

Ertesi güne günün her saatinde ve her fırsatta yemekten zevk aldığım Portekiz’in meşhur tatlısı pasteis de nata ile başlıyorum. Douro nehrinde sakin ilerleyen Porto’ya özgü teknelerin içinde tekne gezisi yapmak bugünün kahvaltı sonrası planlarım arasında. Bir zamanlar şarap fıçılarını taşıma amacıyla kullanılan ve artık turistik bir atraksiyon olan rabelo’larla nehir

winetasting

turu, şehri birbirine bağlayan köprüleri ve Ribeira bölgesinin farklı renklerde çinilerle kaplı zarif bina yüzlerini nehirden görmek ve dingin nehrin tadını çıkarmak için ideal. Tekneden indikten sonra, şehrin diğer tarafında yer alan Vila Nova de Gaia tarafına yaya trafiğine de açık olan köprüden kısa bir yürüyüşle ulaştığımda, Porto şaraplarının üretildiği ve şarap tadımı yapma olanağı sağlayan şarap butikleri ile bir defa daha mest oluyorum. Croft, Taylor’s, Sandeman gibi üreticiler bölgedeki önemli şarap üreticileri. Mahzenler ve şık şarap butikleri arasında birkaç saat geçiriyorum. İçtiğim her şarap bugüne kadar tattıklarımdan farklı. Porto’ya özgü kırmızı şarabın tadı bambaşka, bildiğimiz kırmızı şarapların buruk tadının aksine, tatlı bir şarap. Bugüne kadar adını hiç duymadığım ve tanıştığıma memnun olduğum ‘yeşil şarap’ (vinho verde) ise meyvemsi bir beyaz şarap tadında.

Şarap tadımlarının ardından mest olmuş şekilde akşamın yavaş yavaş indiği saatlerde nehir kenarındaki banklardan birine oturuyorum. Şehirle vedalaşma zamanı. Ertesi sabah ilk trenle Lizbon’a oradan da İstanbul’a dönüş yolculuğum başlayacak. Aklımda, inişli çıkışlı caddeleri, neredeyse her balkondan sarkan çamaşırları, gözlere şenlik çini kaplamalı binaları, muhteşem aromalı şarapları, tadına doyamadığım tatlıları, nehrin huzurlu atmosferi, yaşanmışlık kokan sokakları, söyleyecek sözleri bol martılarıyla kendini durup durup hatırlatacak karakterli bir şehir kalacak.

Paylaş.

Yazar Hakkında

Bir Yorum Yazın